Outlast serisi, bugüne kadar oyuncuyu bir el kamerasıyla karanlık koridorlara hapsedip sadece kaçmaya ve saklanmaya mahkum eden klostrofobik bir kabustu. The Outlast Trials ile Red Barrels, bu vahşeti Soğuk Savaş yıllarına, Murkoff Corporation'ın beyin yıkama tesislerine taşıyarak çok oyunculu bir kooperatif hayatta kalma deneyine dönüştürüyor.
Oyuncular, toplumun dışladığı ve kobay olarak kaçırılmış birer denektir. Kafanıza vidalanmış gece görüş gözlükleriyle adım attığınız sahte mahalleler, yetimhaneler ve lunaparklar; kurumsal ahlaksızlığın, din sömürüsünün ve sadizmin grotesk birer tiyatro sahnesi gibi dekore edilmiştir. Anne Goose ve Leland Coyle gibi psikopat figürler, koridorlarda ellerinde elektrikli aletlerle sizi avlamak için dolaşıyor.
Oyunun temel mekaniği, doğrudan savaşma yeteneğinizin olmaması üzerine kuruludur. Düşmanlara tuğla veya şişe fırlatarak arkadaşınızı kurtarabilir, kilitli kapıları maymuncukla açabilir ve pille çalışan gözlüğünüzün şarjını idareli kullanmak zorunda kalırsınız. Zehirli gaz soluduğunuzda tetiklenen akıl sağlığı (sanity) kaybı, haritada sadece sizin gördüğünüz hayaletlerin peşinize düşmesine yol açarak takım içinde gerçek bir paranoya yaratıyor.
Takım sinerjisi hayati önem taşır. Bir oyuncu jeneratör kablolarını taşırken diğerinin canavarları üstüne çekmesi ya da yüksek bir duvardan aşmak için birbirine el uzatmak, iletişimi sürekli sıcak tutar. Görev sonundaki değerlendirme ekranı, kimin ne kadar faydalı olduğunu acımasız kurumsal notlarla yüzünüze çarpar.
Rastgele lobi eşleştirmelerinde iletişimsiz gruplarla oynandığında görevin hızla bir kaosa ve başarısızlığa sürüklenmesi kaçınılmaz olsa da, The Outlast Trials doğru bir ekiple oynandığında modern çok oyunculu korku janrının en cüretkar ve kan donduran örneğidir.
